Beyazları Ayrı Yıkamayın!

İtalyan gazeteci-akademisyen Marini Sabrina Fernando sordu, Gani ve Buse cevapladı:

Soru:
Transfeminizm, hangi soruya cevap arıyor?

Gani:
Feminist hareket, beyaz lezbiyen sünni kadınları çok kolay kabul etti. Ve feminist hareket, lezbiyen kadınlarla birleşerek, pozitif bir hareket kazandı, kendini buldu. Fakat lezbiyenlerin, feminist hareketi taciz boyutu da vardı. Aslında başka bir örgütlenme iç içe girmişti. Kadın hareketi burada, bir dördüncü dalgayı çıkartmak zorunda. Ya bizim kadınlığımızı kabul edip, beyaz feminist hareketin hakettiği gerçek rengi kazanacak ve bizimle o beyazlıktan kurtulacak, orospularla ve ibnelerle yeni bir alana girecek. Ya da biz feminist hareketten çıkıp, transfeminizm üzerinden bir hareket yaratmak zorunda kalacağız.
Fakat kritik nokta; feminist hareketin trans hareketinin içine girip kirlenmesi gerekiyor. Kirlendiğinde ancak, kendi rengini ortaya koymuş olur. Aksi taktirde, erkek algısının direttiği kadınlık sorgulamasıyla, feminist hareketin direttiği kadınlık sorgulaması, gay hareketinin direttiği kadınlık sorgulaması arasında hiç bir fark olmuyor. Erkek egemenliğinin yaptığı baskıyı, feminist hareket de bana yapmış oluyor.
Ya feminist hareket trans hareketle birleşecek ve bir başka dalga oluşturacak, böylece bu dalga feminist hareketin tekrar toparlanıp kendine gelmesini sağlayacak; ya da feministlerin dediği gibi biz kadınlığımızı tam anlamıyla, yani beyaz kadınlığımızı oluşturamayacağız, mecburen feminist hareketten yolumuzu ayıracağız. Tam da onların istediği gibi ibne hareketini oluşturmaya zorlanmış olacağız.

Evet, kadın değil ibneyiz...

Biz eskiden feminist harekete, kadın olduğumuz iddiasını diretmiştik. Aslında biz, kadın gibi algılandığımız için, “kadınız” iddiasındaydık. Artık feminist harekete karşı ben bu iddiada direnmeye devam etmiyorum. Aslında sizin de dediğiniz gibi biz kadın değil ibneyiz. O zaman, nasıl lezbiyenleri içinizde var ettiniz ve onlarla bir evreye dönüştüyseniz, trans hareketini de içinizde var edeceksiniz ve bir evreye dönüşeceksiniz. Aksi halde feminist hareketin tıkandığının ilanı gerekiyor. Bundan ilerisine gidemez feminist hareket. Nasıl lezbiyen hareketini içine alıp, görünürlüğünü desteklediyse, -beyazlığını da tabi beyazlaştırıyor- bu beyazlıktan kurtulabilmek için trans hareketi içinde barındırmak zorunda. Eğer barındıramıyorsa, feminist hareket tıkanmıştır. O zaman transgender hareketinin, trans feminizminin içine dahil olmak zorunda kalacaklar.
Soru:
Bugün trans fenimizm adıyla anılan bir hareket var mı?

Leş politikaları...

Buse:
Aslında yurt dışında da var. Türkiye’de daha önce trans feminizm üzerine bir çalışma yapılmadı. Bu dönem kadın hareketinin tıkandığı noktaları görüyoruz. Avrupa’nın ürettiği dil yerine, Türkiye’den bir dilin oluşturulmasını önemsiyoruz. Çünkü, bütün dünyada kadın hareketinin tıkanmışlığını görüyoruz. Onun için leş politikalarının önemli olduğunu düşünüyoruz. Yani kirlenmekten korkmamalıyız. Korkularımızla mücadele etmeliyiz. Kendimizi bir yerde konumlanmaya zorlamamalıyız, çünkü biz bir bireyiz. Varoluşsal ihtiyaçlarımıza yönelik performanslar geliştirerek, duygularımızı ve yaşadıklarımızı, ne olduğumuzu ve kim olduğumuzu tartışmaya açmayı düşünüyoruz. Buradaki “biz”, kendini feminist hareket içerisinde görmek isteyen insanları ima ediyor. Yani memesi olmayanın, kıllı olanın, “ben bu hareketin içerisindeyim” diyenin, göğsünü sonradan yaptıranın, bedeniyle ilgili şekillemeleri veyahut bedeniyle ilgili tezahürü kendisinin kurduğu bir yerden, “Ben bu sürecin içerisindeyim” diyen herkesin aslında...
Şunu sorguluyoruz: Biz, dayatılana karşı bir mücadele peşindeyiz. Kadın hareketi bugüne kadar tam olarak bunu yapmadı. Sadece iki seçenekli sistemde, kendisine dayatılanlar arasından seçim yapmakla yetindi. Yani, kadınlık-erkeklik ikiliğini sabit saydı. Kadınlık kriterleri üzerinden, kadınlığı tartışır, toplumsal cinsiyeti tartışır hale geldi. Biz bunu tartışmıyoruz trans feminist hareket olarak. Biz, kişinin kendisini kendi adlandırmasıyla çağıran bir noktadan hareket ediyoruz. Kişi, kendisine iki cinsiyetten birisini seçmek zorunda değil. Bu translığı kabul etmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Kendini farklı farklı yerlerden adlandırıyor olabilir. Kendisine “Kuir’im” diyor olabilir ve feminist olabilir. Buna “Kuir feminizm” deniyor. “Trans’ım” diyor olabilir. Trans feminizm diyebiliriz. “Ben kadınım” diyor olabilir. Lezbiyen veya biseksüelim, “ben bisex bir feminizm peşindeyim” diyebilir. Bunların hepsinin bir araya geldiği, insanların birbirine dokunduğu ve tartıştığı bir platformun doğru olduğunu düşünüyoruz.
Soru:
Sence, feminist kadınlar iki cinsiyetli bir algıya sahipler, öyle mi?
Buse:
Evet. Daralmış ve tıkanmaya giden bir nokta. Transfeminizm, kendini feminist olarak tanımlayan herkesi içerisinde barındıran bir hareket. Çeşitliliğin hakim olduğu, kadınlığın ve erkekliğin, kadınlara ve erkeklere rağmen yaşandığı...

Cinsel organ vekaleti...

Gani:
Cinsel organların değil de, iktidarı cinsel organlar belirlemiyor burada aslında. Erkek iktidarını erkek penisi temsil ederken, kadın iktidarını yani vajinasını, feminizm temsil ederken, transfeminizmde organlar yok. Kanlı canlı, hak ihlali üzerinden, kendini var eden ve bunun çığırtkanlığını yapan bizlerin... Hani, bak, benim mağduriyet edebiyatına dayalı bir hiyerarşi kurmak gibi bir niyetim yok. Zaten bu hiyerarşi de bize bir şey kazandırmadı. Ama görülen bir şey var: öldürülüyoruz. Ben önem sırasındakiler arasında bir hiyerarşi getirmek istemiyorum.

Buse:
“Biz” dediği yerde şu çok önemli. Özür dilerim araya girdiğim için, her gün bir kadın cinayeti... Kendisine feminist diyen kadın, -hatta bir dönemler, “biyolojik kadın” tabiri kullanılıyordu- insanların biraz sorgulaması gerekiyor. Bakın, kadın ölümleri fazlalaşıyor. Belki trans ölümleri de paralel olarak artıyor. Ama kadına yönelik bir yok etme başladı aslında.

Soru:
Her zaman böyle değil miydi? Ben doğduğum günden bu yana şunu duyuyorum: “İtalya’da her gün bir kadın öldürülüyor...” Translar hakkında emin olamıyorum, çünkü bilgi sahibi değilim.
Buse:
Her dönem aslında vardı ama bu kadar görünür değildi.

Görmemişsen yokuz...

Gani:
İtalya’da nasıl görünür değil dersin? Sen seks işçilerini görmemişsin. İtalya’daki translar çok biyolojik kadına benzemiş. Aranızdaki farkı anlayamamışsın. Ama İtalya’da çok geniş trans grupları var ve şehir dışında otobanlarda seks işçiliği yapıyorlar. Yakın arkadaşlarım var oraya giden. İtalya’dan gelip Türkiye’de çalışmış seks işçileri var. Transfobi nedeniyle İtalya’da yerleşim merkezlerinde kendilerini var edemedikleri için şehrin dışında, otobanlarda belirli çalışma noktalarında... Şehirdeki erkekler bilir, gidip, transları ve mülteci seks işçilerini ucuza siker. Bunu, benim sana haber veriyor olmam da aslında gayet traji-komik bir şey. Çünkü insan haklarıyla ilgilenip, ta Türkiye’deki hak ihlallerini araştırırken, ülkendeki, şehrin hemen biraz ilerisinde öldürülen trans ve seks işçisi mülteci kadınlardan haberdar olmamak, aslında kadın hareketinin ve trans hareketinin ne halde olduğu hakkında fikir veriyor diye düşünüyorum. Özür dilerim.

Soru:
Benim bu konu hakkında pek bir bilgim yok, çünkü benim... Sizi kırmak istemedim. Yanlış anlaşılmadım değil mi?...

Gani:
Hayır. Haberdar bile olmadığını anlıyoruz. Şuna işaret etmeye çalışıyorum: Görünmezlik, ne de yok saymaklıktır. Ben tekrar özür diliyorum. Sen İtalya’da görememişsen, İtalya’da yoktur onlar. Çünkü birbirinizi görmemişsiniz. Sen görmediysen, yokturlar. Ama her yerde olduğu gibi İtalya’da da çok fazla trans olduğu bir gerçeklik. Ve çok kötü şartlarda yaşıyorlar.  

Buse:
Biz bile, Türkiye’nin başkentinde yaşıyoruz ama hala doğunun bir köyünde bir transın nasıl öldürüldüğünü bilmiyoruz. Ne şekilde öldürüldüğüne dair de bir bilgimiz yok. Mesela biz Türkiye’nin en eski aktivistlerindeniz. Aynı zamanda eşcinsel örgütlenmesinin içinden gelen aktivistleriz. Biz bile bir çok şeyi görmekte sıkıntı yaşıyoruz. Gelişmelere yetişemediğimiz yerler oluyor. Biz akademik çalışmalar çok değer veren insanlar değiliz.  Üç yıl önce yazılmış basılmış akademik yayınlar, tezler, çoktan eskimiş durumda.

Pozisyon, cinsel değil siyasi bir kavramdır.

Gani:
İnsan hakları alanında bir çalışma yapıyorsak, herhangi bir alanda, kadın hareketinden tut, çocuk tacizlerinden tut, Kürt hareketinden tut bunlardan biraz haberdar olmamız gerekli. Sadece benimle veya ibne hareketiyle ilgili bir sorun değil. İbneliği ayıran çok daha özel bir şey kalmalı. Heteroseksüel erkekler bile, tırnak içinde, kıçlarını siktirmeyi öğrendiler. Penetrasyondan zevk almayı keşfettiler. O zaman benim heteroseksüel erkekten farkım ne oluyor? Eskiden şöyle bir belirleme yapıyordum: ben kıçımı siktiren bir şeyim. Ama şimdi bunu, evde çocukları olan adam da yapıyor. Ya obje kullanıyor ya bir şey yapıyor. Demek ki bu benim kendimi siktirme halim, bu işin çok belirgin noktası değil. Dünya barışını tehdit eden, erkek egemen, herşeyin karşısında durma halidir bu. Ezilenlerin dilini, mağdur dilini kullanmayı hiç sevmiyorum. Ama kadının dilidir aslında bu. Asker olmayanın dili, polis olmayanın dili, şiddet yanlısı olmayanın dili. Aslında hareketlerin buna dönüşmesi gerekiyor. Hepsinin... Kuir hareketin, feminist hareketin, travesti hareketinin, bu ortak dili çok doğru geliştirmesi gerekiyor ki, ben kendimi o zaman özgürleştireceğim. O zaman kozamdan çıkacağım. O zaman ben feminist hareketi özgürleştirirken, feminist hareket de beni özgürleştirmiş olacak.
Aslında insan haklarının bir konusu yok. Lanet olsun. İnsan haklarının konusu mu olur? Mağduru yakalamak lazım. Bugün ibneler, götlerini siktirebilme özgürlüğünü aldıysa şayet, o zaman demek ki başka bir öteki yaratmışlar. O ötekiye sahip çıkmak lazım. ‘Öteki’yi ortadan yok etmek lazım ki, özgürleşelim. Öteki dediğimiz şeyin dokusunu bozmadan, varlığına zarar vermeden, onun içinde eriyerek, içimizde eritmek zorundayız ki, bir ‘öteki’ kalmadığında aslında hepimiz özgürleşeceğiz.
Soru:
Türkiye’de eşcinsel hareketi, trans hareketiyle paralel mi gitti?

Gani:

Dünyadaki seyri gibi oldu. Stombol’le başlayan hareket Türkiye’ye de sirayet etti. Eşcinsel hareketin Türkiye’deki seyrini anlatabilmem için bu coğrafyada yaşamış olmak gerekiyor. Lubunya demek mesela, arsız, en sikilen, en atık, en leş olan kişiler bu hareketi başlatıyor. Tıpkı Stombol’deki grup gibi. Ne tesadüf. Ama bu hareketin kıvılcımını, ibneler, translar, leşler verirken, gay hareketi, bu işin beyaz ayağını formüle etti. Bu çatlağı, gay’ler kontrol edip, dünyadaki gay hareketini ve eklemlenen trans hareketini kuruyor. Tam da Türkiye’de böyle olmuştur. Gay ve trans hareketi KAOS-GL ve Lambda İstanbul olarak kurulup, arkasından Pembe Hayat ve İstanbul LGBT ile daha yaygınlaşan örgütlenme biçimine gelmiş. Dünyadaki tezahürü gibi...  En temel insan hakkı olan yaşam hakkı bu örgütlenmenin ilk ayağını oluşturdu. Çünkü çeteleşme, sokak kültürü, küçük mafya, transfobi ve homofobiyle birlikte ilk transları görüyordu. Mesela ben 45 yaşımdayım, benimle başlayan benimle başlayan 100 transın 80’i öldürüldü, 20 trans yaşıyor. Bu tablo, tüm Türkiye gerçekliğini, hatta dünya gerçekliğini ortaya koyuyor. Gay hareketinde, lezbiyen hareketinde ve feminist harekette de aynı sorun bulunmakla birlikte, hayat hakkı bizim hissettiğimiz kadar tehdit altında değil. Ben yaşama hakkımı koruyamazsam, kendimi de zaten var edemem. Politikleşemem. Mağduriyet hiyerarşisinden bir şey getirmiyorum bak burada. Yani şu daha fazla zulüm gördü, diğeri az gördü diye bakmıyorum. Ben yaşama hakkımı sağlayamazsam şayet, hakkımı da savunamam. En temel hakkım olan yaşam hakkımı garantileme amacıyla kurulan bir örgütlenme ve diğer örgütlenmelerden çok farklı bir örgütlenme. Feminist hareket orta çağın sonlarında çıkan bir hareket, gay hareketi kapitalizmle beraber ortaya çıkan bir hareketlenme iken, trans hareketi çok mağdur bir yerden, yaşam hakkıyla çıkan bir hareket. Beslendiği yer, yaşam hakkı ve sokak. 

Eylem Günlüğü